Çocukluk Anılarında Saklı

Çocukluk Anılarında Saklı isimli öyküm FABİSAD Antoloji 2024’te yayımlanmıştır.

Antoloji 2024’e buradan erişebilirsiniz.

ÇOCUKLUK ANILARINDA SAKLI

Hatırladığım ilk şey bir topuk sesi. Binlercesinin arasından sıyrılıp kulaklarımdaki korkunç uğultunun içinde beynime bir çivi gibi art arda çakılan ve yanımdan öylece geçip giden, sıradan bir topuk sesi…

Onca eşsiz anımın yaşandığı bu caddenin orta yerinde sergileniyorum şimdi. Yağmurun ıslattığı soğuk taşların üzerine çırılçıplak bırakılmışım. Yüzüm gözüm kan revan içinde. Vücudum türlü işkence izleriyle kuşatılmış, ellerimden ve ayaklarımdan zincirlenmişim. Sersefil bir halde, o çok sevdiğim caddedeyim. İbretiâlem Caddesi’ndeyim.

#

Hiçlik… Her gün yanımdan geçen on binlerce insandan sadece üçü beşi kafasını çevirse bana doğru; merakla, hatta nefretle de olsa gözlerini dikip baksa gözlerime, nasıl minnet duyarım bilmezsiniz. Varsın korktuklarından olsun; iki adım uzağımdan geçecek kadar önemseseler beni… Var olduğumu hissetsem… Kaldı ki zaman zaman bütün enerjimi toplayıp zoraki debelenişim, haykırışım sadece bu yüzdendir. Dedim ya, bilmezsiniz.

Akşam olup da hava kararmaya başladığında, İbretiâlem Caddesi esnafı yavaş yavaş kepenkleri indirir. Cadde’deki ‘binler’; önce ‘yüzler’, sonra ‘onlar’ olur ve karanlık büsbütün çöktüğünde yürüyen bir tek kişi dahi kalmaz. İşte o sıralarda, tam tepemde, bana güneşin en yüksekte olduğu öğle saatlerini aratacak şiddette bembeyaz bir ışık parlayıverir. Sergi asla kapanmaz. Gece ziyaretçileri yalnızca, bana yaşadığımı olanca gerçekliğiyle hissettiren sokak köpekleri, kediler, kuşlar, böceklerdir. Bir de gün içinde yüzümüze bakmaya tenezzül etmeyip, evlerine vardıklarında ekranlardan bizi canlı canlı izlemeyi alışkanlık haline getirmiş yığınlar. Gecenin herhangi bir saatinde kafamı kaldırıp cadde boyunca baktığımda, hem bu yakada, hem karşı yakada, düzenli aralıklarla yanan pek çok beyaz, parlak ışık görürüm; ve o ışıkların altında, çoğunlukla hareketsizce yatan çıplak insanlar…

En gösterişli kıyafetlerimle bu caddede yürürken, başlarda ben de herkes gibi, sergilenenlerin yüzüne bakmaz, yanlarından geçerken adımlarımı onlara dokunacak kadar yakın attığımın farkında bile olmazdım. Yüzlerine merakla bakan o üç beş kişiden birine dönüştüğümdeyse, bir gün onlardan biri olacağımı söyleseler herhalde hiddetlenir, bu maksadını aşmış şakanın sahibine haddini bildirirdim.

Hatırlıyorum, yanlarından geçerken adımlarımı olabildiğince yavaşlatıp yüzlercesini inceledim ve ayık halde denk geldiklerimin gözlerinin içine bakmayı denedim.

Hiçbiri şu anki perişan halim kadar hırpalanmamış onca insanın gözünde birbirinin tıpatıp aynısı, korku ve çaresizlik dolu o boş bakış dururdu. Şu sırlar hiçliğimden biraz olsun sıyrılıp kafamda habis düşüncelerin uçuştuğu her an takınmaya çabaladığım o boş bakış. 

Çektikleri türlü işkencelerin ardından suça ve sebeplerine dair bütün anıları zihinlerinden silinmiş insanlar, ıslah olsunlar diye değil, ibret olsunlar diye Cadde’de sergilenirler. Olur da o müthiş devinimdeki insan selinin içinden biri kafasını çevirip sergilenen birine bakacak olursa, hemen arkasında işlediği suçu yazan koca bir tabela görür. Bu tabelalarda “Hırsızlık”, “Tecavüz”, “İtaatsizlik”, “Cinayet” gibi ibareler bulunur ve cezayı çeken kişi de işlediği suçu buradan öğrenir. O boş bakışın bir sebebi de insanın böylesi utanılacak bir eylemi kendine konduramaması ve ne yaparsa yapsın işlediği suça dair hafızasında tek bir iz bile bulamamasıdır. Bu izler yalnızca kendi zihinlerinden değil, mağdurların ve hatta suç hakkında en küçük bir bilgisi olan ilgisiz insanların zihinlerinden bile kazınır. İlişkili diğer anılarla aradaki bütün bağlar titizlikle koparılır. Ceza sona erdiğinde ise yeni bir süreç başlar. Bu kez işkence ve sergilenmelere dair bütün anılar zihinlerden silinir ve hayat kaldığı yerden devam eder. Suçtan ve sebeplerinden tamamıyla arındırılmış, verimi düşmemiş, aynı hatta daha yüksek üretkenlikteki insanlar olarak hepimiz için çalışmaya devam ederler. Her sabah ve akşam, sergilenen insanların yanından eskiden olduğu gibi umursamazca geçip giderler.

Ben ise o topuk sesinin beynimi delip geçerek beni dünyaya döndürdüğü ânı takip eden günlerde öyle korkutucu şeylerin ayırdına vardım, zihnimin derinliklerinden öyle dehşetli gerçekler çekip çıkartmayı başardım ki; ne içine düştüğüm durumu, ne de bunları zihnimden silmeyi başaramadıklarını hazmetmem kolay oldu. Suçluyum. Tabelamda yazan “Birinci Derece İtaatsizlik!” suçunun ve vücudumdaki her bir darp izinin hakkını verecek kadar suçluyum. Üstelik suçumu kabaca da olsa biliyorum ve şu sıralar günlerim oldukça yoğun geçiyor. Bir an o boş bakışı kusursuz bir şekilde takınmaya çalışırken, bir an sonra benliğimi sıkı sıkıya saran hiçlikle boğuşuyorum. Beynimi kanatırcasına çalıştırıp varlığının farkında olmadığım bir boşluğu daha keşfediyor, dolduruyorum.

#

İki aydan uzun süredir buradayım. İlk günlerim sergilenen herkesin farklı şiddetlerde de olsa duyduğundan emin olduğum o büyük utanç duygusuyla yaşayabilmeyi öğrenmekle geçti. Kafamı kaldırıp insanlara bakma cesaretini ancak birkaç günün sonunda gösterebilmiştim. İlk işareti almam da işte o günlere denk gelir. Günün en hareketli anlarından biri olan sabah saatlerinde yere boylu boyunca uzanmış burnumun dibinden geçen ayakları izliyordum. Yoğun saatlerde Cadde, düzenli bir şekilde bir yandan bir yöne, diğer yandan ters yöne insanların aktığı şeritlere bölünür ve insanlar önümden hep aynı yönde geçer. Bu düzenin dakikalar içinde kendiliğinden oluşumunu ve yerini tekrar çift yönlü bir akışa bırakmasını gözlemlemek günün bir bölümünü biraz olsun renklendirir. O sabah yine uyduruk bir gözlemle oyalanıyordum ki ‘Çıt’ diye bir ses duydum. Birisi tam önümde cebinden bir şey düşürmüştü: Küçük bir oyuncak araba… Ne olduğunu anlayıp doğrularak arabaya odaklanmayı başarana dek geçen birkaç saniye içinde birileri çarpıp bir iki metre öteye götürmüştü bile. Elimi o ilk anda uzatsam yakalayabilirdim belki fakat ne o kadar hızlı karar verebilecek ne de karar versem bile elimi uzatma cesaretini gösterebilecek haldeydim. Çarpa çarpa üzerinden geçiyor, onu benden gittikçe uzaklaştırıyorlardı. Gözümden tamamen kaybolana dek merak ve heyecanla izledim. Çocukluğumda en sevdiğim, balköpüğü rengi, çift çizgili yarış arabam Kağnı’ya öyle benziyordu ki… Çizgilerini annemin kırmızı ve siyah ojeleriyle orasına burasına bulaştıra bulaştıra kendim çekmiştim. Önüme düşen arabadaki çizgiler de aynı şekilde kırmızı ve siyahtı. Hayal gördüğümü düşündüm. Kendimi bir anda o günlerin içinde buluvermiştim. Sokak oyunlarında mahallenin çocuklarının üttüğü onlarca küçük arabam, sporcu kartlarım, annemden yediğim dayaklar… Fakat bütün bunların ötesinde, ciddi bir sorunla karşı karşıya olduğumu anlamam uzun sürmedi. Hatıralarımın arasında rahatsız edici, puslu kareler belirip kayboluyordu. Bunu anlamlandırmaya çalışırken önümde biri sendeledi. Göz göze geldik. Bu bile tek başına yeterince heyecan vericiyken bir saniyelik duraksamanın ardından yürümeye devam eden adamın tişörtünün arkasındaki bütün sırtını kaplayan baskıyı gördüm. Kağnı… Adam epeyce uzaklaşmıştı ki geriye doğru bir bakış attı. Bana bakmıştı. Emindim, bana bakmıştı. Birkaç dakika geçmeden bir kadının paçasından tam önüme bu kez daha büyükçe, yeni bir Kağnı düştü. Sağ ön farına bulaştırdığım kırmızı oje bile yerinde duruyordu. Yine saniyeler içinde metrelerce öteye tekmelenmişti. İzliyordum. Yediği son tekmeyle mazgalların arasına düşerek kaybolup gitti. Tesadüf olması imkansız bir olaylar zinciriydi yaşadığım. Kendime gelmem epey zor oldu. O gün insanları dikkatle inceledim, başka bir işaret aradım, benzer bir sembol, belki yeniden Kağnı… Ancak olağan dışı başka bir olay yaşanmadan gün son buldu. 

Adam o son bakışını kafamın içinde kaç yüz kez attı bilmiyorum. Çocukluğumu, Kağnı’yı düşünmeye koyuldum. Saatlerce düşündüm. Bir olay vardı ki bir kez aklıma peydah olduktan sonra parçaları birleştirmeyi başarmış, bütünüyle ona odaklanmıştım: Evden iki düzine arabayla çıkıp bir tek Kağnı ile döndüğüm gün annemden yediğim dayak… Üstüne gözümün önünde Kağnı’yı çekiçle paramparça etmiş, uzunca bir süre dışarı çıkmamı yasaklamıştı. Olayı ilk kez anımsadığımda; annem tam Kağnı’ya çekiç darbelerini indirmeye başladığı sırada birilerinin belirip bir şeyler söylediğini ve sonra annemin kaldığı yerden konuşmaya devam ettiğini fark ettim. İki perde arası yaşananlar ilk başlarda öyle bulanık, öyle kasvetli, öyle anlaşılmazdı ki bayılmanın eşiğinden dönüp üst üste birkaç kez kusarak kendime gelebilmiştim. 

Bütün bu olaylar yaşanmamış olsaydı, hayatın sıradan akışında Kağnı’nın hikayesini benden dinlemeniz olası değildi. Annemi, babamı, mümkünse çocukluğuma dair bütün kötü anıları unutabilmek için yıllar içinde geliştirdiğim savunma mekanizmaları sayesinde, belki de ‘yüzünden’ demeliyim, yalnızca kötü anıları değil, ne var ne yoksa hepsinin kökünü kuruttum. Korkakçadır belki ama koca bir bok çukurunun içindeki iki boncukla oynamayı bıraktım yıllar önce. Özellikle yapmadım, kendiliğinden oldu. 

Onca yılın ardından, böylesine büyük bir buhran ânında Kağnı’nın ortaya çıkmasıyla ve benim yeniden o yıllara inmek uğruna verdiğim yoğun çabayla, diplere batmış anılarım yeniden teker teker beliriyordu.

#

O gece yarısı, daha hiçbir şey zihnimde berraklaşmamışken, bana yemek verip işkence tazeleyecek görevliye her şeyi anlatmak geçti içimden. Zaten yeterince büyük bir suçum vardı ve bunun için utanç duyuyordum. Bir de üstüne bana verilmeye çalışılan işaretler, Kağnı, o bakış, çocukluk anımdaki anomali… Ancak bunu yapmaktan vazgeçmem zor olmadı. Ne olup bittiğine olan merakım bir yana, bunun bedeli kaçınılmaz olarak bütüncül hafıza sıfırlaması olurdu ve artık ortada bir ‘ben’ kalmazdı. Bedenen varlığımı sürdürüp hepimiz için üretime katkı sağlayacak olsam da doğduğumdan bu yana ne var ne yoksa tamamını silip süpürebilirlerdi. Olacak iş değildi ama beni tamamen gözden çıkarıp caddenin girişindeki tükürme anıtına adımı kazıyabilecekleri bile geçti aklımdan. Susmak ve mevcut durumu gidebildiği yere kadar götürmek akıllıcaydı.

Hafızamı deştikçe perde aralandı ve artık kurtarıcı olma iddiasındaki muhalif bir suç çetesinin parçası olduğumu biliyordum. Ne yapıp ne ediyorduk, amacımız tam olarak neydi, nasıl var olabilmiştik bilmiyorum. Ancak o gece, sabaha kadar verdiğim yoğun uğraş sonucu, bulanık bir görüntünün ardındaki giderek netleşen seslerden meselenin özünü öğrendim.  Çetemiz, yirmi-otuz kişiden meydana geliyor ve içinde pek çok bilim insanı bulunuyordu. Hepimizin iyiliğine olacak bir şeylerin peşindeydik. Çocukluğumdaki travmatik anıların arasına gizledikleri kayıtların devamının geleceğini ve beni başka ipuçları ile başka başka anılarıma götüreceklerini, benimse beynimin derinliklerinde yapacağım anı madenciliği ile gizli diğer mesajlara ulaşabileceğimi söylüyorlardı. 

Korkmamamı öğütleyen ilk kaydın arkası geldi. 100 numaralı nadir sporcu kartını arkadaşımın çantasından çalarken duyduğum heyecan, annemle babamı sevişirken yakalayışım, geçirdiğimiz trafik kazası… Hepsinin arasında gizlenmiş kısa kısa mesajlar keşfettim. Bir noktadan sonra hiç kimseden, hiçbir işaret gelmedi. Artık anılarımın arasında daha uzun soluklu açıklamalar keşfediyor, açıklamaların sonunda bir sonraki adımda hangi anıma ulaşmaya çalışmam gerektiği ile ilgili yönlendirmeler buluyordum. Günümün çoğu önce o anıyı canlandırmak, ardından içine gizlenmiş mesajı netleştirmeye çalışmakla geçiyordu. Ancak böylesi yoğun ve olağanüstü bir uğraşın ve iyi ya da kötü anlam kazanmış bir var oluşun içinde dahi o hiçlik hissine defalarca kez kapılıp gitmediğim tek bir gün geçmemiştir.

Kağnı aracılığı ile yaptığım ilk keşfin üstünden haftalar geçmişti ki ulaştığım bir mesaj olayı bambaşka bir noktaya taşıdı. Bu, kayıtlı son mesajdı. Çetemizin geliştirdiği merdiven altı teknoloji, anılarımı sadece geçici bir süreliğine manipüle etmelerine izin verebilmişti ve daha cezamın sonuna gelmeden bu değişikliklerin, mesajların hepsi uçup gidecekti. Onları çoktan keşfetmiş ve beynimin yeni bir sektörüne yepyeni bağlantılarla kaydetmiş olmam da bir anlam taşımıyordu çünkü ceza süreme ilişkin her şey zaten sıfırlanacak, yasa dışı geçmişime dair keşiflerimden eser kalmayacaktı. Sıradaki görevim, çocukluk anılarımın arasına bizzat benim sahte anılar ekmem ve gelecekte keşfetmem için anılarımı kalıcı olarak değiştirmemdi.

#

Hatıralar gerçekten değiştirilebilir miydi? Hatırladığımızı düşündüğümüz anıların ne kadarı gerçekti, ne kadarını sonradan kendimiz oluşturmuştuk, ne kadarını sağdan soldan duyduklarımızla ya da inandıklarımızla zaten çoktan değiştirmiştik? Unutmak istediğimiz kısımları sansürleyerek kaydetmiş olabilir miydik?  

Yemeklerime karıştıracakları bir madde ile kendimi daha rahat hissedeceğimi ve bu maddenin anı şekillendirme işini kolaylaştıracağını söylediler. Bu kadar derine sızmış olmamız, o güne dek yaşadığım bütün olağanüstü olaylardan daha çok ürkütmüştü beni. Yine de bu haber içimi rahatlatmış, bu işin altından kalkabileceğime olan inancımı kuvvetlendirmişti. O güne dek yoğun zihinsel aktiviteler sırasında ara ara yaşadığım gerçeklikle bağımın kopması hissi, bu andan itibaren hiç uğramadı.

Şu sıralar hiçliğimle boğuşmadığım, boş gözlemlerle vakit öldürmediğim her an odaklandığım tek iş, hafızamdaki iki anıyı değiştirebilmek. Tek bir gerçek anıya büyük, bağdaşık olmayan değişiklikleri doğal yollarla kalıcı olarak kazımak çok daha zor olduğundan, iki farklı anıda, akışa uygun iki küçük değişiklik yapmaya çalışıyorum.

Yedi sekiz yaşlarımdayım. Üç dört sokak arkadaki her zaman gittiğimiz arsada yan mahalleden çocuklarla maç yapıyoruz. Daha maçın başında iki gol atıyorum ve topun sahibi, oyunu kuran diğer mahalleden çocuk üfürükten bir sebeple benimle kavgaya tutuşuyor. Birbirimizi itip çekiştiriyoruz biraz ve sonra beni oyundan atıyor. Bizimkiler beni savunmaya çalışıyor ama çocuk topunu alıp gitmeye kalkışınca hepsi birden peşinden koşmaya başlıyor. Dirseğinden tutup çeviriyorlar ve maç kaldığı yerden devam ediyor. Ben, kenarda bir yere çömelip ağlaya ağlaya izliyorum maçı. Birkaç dakika sonra ise kuyruğumu kıstırıp çıkıp gidiyorum arsadan. Eve doğru değil. Öylesine, nereye gittiğimi bilmeden. Annemin karşıya geçmemi yasakladığı ana caddeden karşıya geçiyorum ve yürüyorum. Durmaksızın, rastgele yürüyorum. Hıçkırıklarım biraz dinip kendime gelmeye başladığımda ise geri dönmek istiyorum ancak yüz seksen derece dönüp bulunduğum sokağın başına tekrar ulaştığımda ne tarafa döneceğimle ilgili hiçbir fikrimin olmadığını fark ediyorum. İçim korkuyla doluyor ve sağa doğru sapıp yürümeyi sürdürüyorum. Hiç bilmediğim yerler çıkıyor karşıma, daha önce hiç görmediğim sokaklarda bir sağa bir sola sapıp korkuyla koşturmaya başlıyorum. Attığım o korkunç çığlığı hatırlıyorum. Yanıma yaşlıca bir kadın geliyor ve ona olup biteni anlatıyorum. Beni yatıştırıyor, güvende olduğumu söylüyor. Annemin babamın telefonunu soruyor, yalnızca anneminkini ezbere biliyorum ve söylüyorum. Kadın defalarca arıyor fakat ulaşamıyor. Evimin adresini bilip bilmediğimi soruyor, söylüyorum ve birlikte yürüyerek eve kadar geliyoruz. Beni anneme teslim ediyor ve sonrası olağanüstü bir dayak faslı… İşte değiştirmeye çalıştığım ilk anım bu. Son günlerim, o gün o kadına söylediğim adresi değiştirmeye çalışmakla geçiyor. Neresi olduğunu bilmediğim, yalnızca bana anılarımın arasından fısıldanarak nereye kaydetmem gerektiği söylenen o adresi, çocukluk anıma işlemeye çabalıyorum. Olayı en başından itibaren, o kadına adresi söylemeye sıra geldiğinde yeni adresi verecek şekilde ve hatta sonraki dayak faslıyla birlikte her gün yüzlerce kez yaşıyorum. Artık sıfırdan o olayın hayalini kurarken, o an gelip çattığında kadına gerçekten de bu yeni adresi verdiğim şekilde hatırlıyorum olay anını. Ancak bunun yetmeyeceğini biliyorum. Her gün, bu anıyı, olabildiğince çok sayıda farklı anıyla da bağ kurup sağlamlaştırarak tekrar tekrar yaşıyorum. 

Değiştirmeye çalıştığım ikinci anım ise annemle babam ayrıldıktan sonraki gün öğretmenimin beni köşeye çekip yaptığı o konuşma ile ilgili. Benim hizama inmek için diz çökmüş, elleri ile omuzlarımı tutarak uzun uzun anlatıyor ve bitirirken şöyle diyor: “Büyükler arasında bazen olur böyle şeyler. Unutma, seni ikisi de hala çok seviyor. Sen çok önemlisin onlar için. Hadi şimdi rehberlikçiye git, seni bekliyor.” Bense konuşmanın bu kısmını şöyle değiştirmeye çalışıyorum: “Sen çok önemlisin onlar için. Hadi şimdi şu kaybolduğun gün teyzeye verdiğin adrese git, seni bekliyorlar.”

Bu yolun sonu nereye varacak bilmiyorum. Düşünmüyorum. Belki gözden kaçırdığım bir ton işaret, hatıra var ve çuvallayacağım. Belki gerçekten büyük bir suç çetesi, belki bir gün kurtarıcıya dönüşecek bir oluşumun parçasıyım. Her şey normale döndükten bir süre sonra, bir şekilde o adrese giderken bulacağım kendimi, biliyorum. Ayaklarım korka korka da olsa beni oraya sürüyecek. Sonrası belli değil. Öncesi belli değil. 

İbretiâlem Caddesi’nin orta yerinde, öncesiz ve sonrasız bir hiçliğin içinde, geleceğimi çocukluk anılarıma saklıyorum.

Kapak görseli: Adobe Firefly AI.

Yorum bırakın