Rubik Küp

Rubik Küp isimli öyküm ilk olarak En Gerçek Dünya’da yayımlanmış, ardından FABİSAD Almanak 2015’te yer almıştır.

Almanak 2015’e buradan erişebilirsiniz.


Rubik Küp

Önce ‘beyaz’ı kaldırdılar lügatlardan,

Sayfalara saçıldı renkler.

Sonra lügatı kaldırdılar,

Ayrı cümlelerde, bütünleşti kelimeler.

Kaldırıldı cümleler, kelimeler, heceler ve harfler…

Yetmedi.

Baktılar aynı evrende uçuşuyor harflerin külleri,

Külliyen kaldırdılar evreni.

Her gün onlarca kez işittiği, yaşıtlarının hep bir ağızdan söylediği  ‘Ucube Şimarya… Ucube Şimarya…’ kakofonisi eşlik etti çocukluk yıllarına. İlk gençliğinin yegâne gayesi ise, arkadaş gruplarında yer bulabilmek, bir boşluğa sığışabilmekti. Çok mu büyüktü beklentileri, çok mu erişilmezdi hayalleri? Ne koca bir kandırmacaydı, annesinin ‘gün gelir devran döner!’ tesellileri…

Bir annenin dudaklarından içtenlikle dökülen, inançsız, umutsuz, anlamsız cümle bile ete kemiğe büründü ya… Geldi o gün, döndü devran, herkes gıpta etti Şimarya’ya sonunda. Geldi Şimarya’nın ömrünün altın çağı. Geldi Bütünleşme Çağı. Geldi de kül eyledi âlemi, baştan aşağı.

Zaman kavramı çoktan  yitmiş dünyasında, yeni bir güne başlamak üzereydi Şimarya. Yatağında bir o yana bir bu yana dönerken, sırtındaki devasa kamburun gösterdiği direnci duyumsamıyordu. Doğruldu. Baş ucundaki bardağa uzandığı sırada rubik küp ilişti gözlerine. ‘Birkaç kez daha bozup yapayım’ diye geçirdi içinden, ‘Suyu sonra içsem de olur’.

Eline alıp hızla çevirmeye başladı. Çözüm en çok dört beş saniye sürüyordu ve ellerinde altışar parmak olması Şimarya’ya en az bir saniye kazandırıyordu. Çözdü, bozdu, çözdü, bozdu ve neden sonra küçük mekanik takılmalar baş göstermeye başladı yavaş yavaş. En tahammülsüz olduğu şeydi bu. ‘Kahretsin!’ dedi, dudaklarının örtmeyi beceremediği dişlerinin arasından. Sinirle fırlattığı rubik küp, odanın uzak köşesindeki, yüzlercesinden oluşan mezarlığın bir parçasıydı artık.

Suyunu içti. Dolabın kapısını açtığında, evde pakedi açılmamış yalnızca bir tane küp kaldığını fark etti. Bu ihmali yüzünden epeyce kızdı kendine. Her zamanki gibi son ana kadar ertelemişti bu işi de. Civardaki en büyük ve uygun fiyatlı rubik küp mağazası Kulüpler Caddesi’ndeydi. Oranı oldukça kaçık bacaklarıyla Kulüpler Caddesi’ne yürümek, Şimarya’nın yarım saatini alıyordu.

Şu iş çıkmasaydı, küçük bir kaçamak yapıp Kulüpler’e gitmemeyi planlamıştı bu akşam için. Evde kalıp biraz kafa dinleyecekti uzun zaman sonra.  Planı alt üst olmuştu ama bunu çok da dert etmedi. Hem şu sıralar takıldığı kulüpte geniş bir kitle tarafından epeyce tutuluyor, eve biraz olsun erken döndüğü gecelerde bile dırdırlarından kurtulması kolay olmuyordu. Kulüpler Caddesi’nde geçireceği uzun bir gece daha kendisini bekliyordu. Rutinin dışına taşacak tek şey, eve dönerken yirmi dört saat açık olan mağazaya uğrayacak olmasıydı. 

Eldeki son pakedi açtı. Gıcır gıcır rubik küp kokusu da bir başka oluyordu. Kendini kaptırmış çözüyor, bir an bile duraksamadan bozuyor, yine çözüyordu. Mutluluktan gülümsüyor, gülümserken koca ağzı bütün yüzünü kaplıyordu. Yüz elli, iki yüz kez ya çözmüş ya çözmemiş olacaktı ki dışarıdan gelen sesle irkildi: “Herkesin dikkatine! Rubik küp ayağınıza geldi. Dilediğiniz boyda, dilediğiniz renklerde, dilediğiniz motiflerde… Beş dakikada yapılır, hemen teslim edilir!”.

Duraladı Şimarya. Kulüpler’e gitmesine gerek kalmamıştı. Şöyle okkalı bir istirahatin ve arkadaşlardan işiteceği sözlerin yeniden muhakemesini yaptı kafasında. İstirahat ağır bastı. Hızlıca hazırlandı ve sokağa inerek sıraya girdi. Önünde altı yedi kişi vardı ve sıra biraz ağır ilerliyordu. Tanıdıkların ve tanımadıkların tanıdık bakışlarına aldırmadı beklerken. Bakışların altında, belki acıma duygusu, belki kıskançlık, belki de birçokları gibi sadece erkek mi kadın mı olduğunu anlama çabası yatıyordu. Bunları düşünmeyi yıllar önce bırakmıştı.

En kaliteli, en hızlı dönen, klasik boyutta, klasik renklerde, yirmi tane rubik küp alıp eve döndü. Akşam oldu, gece oldu, sabah oldu ve günün ilk ışıklarına inat, elinde küpüyle uykuya daldı. Dinlenmişti…  

Büyük Meydan’dan başlayan, en küçük kılcallarında bile kalabalık ve şatafatın kesintisiz hüküm sürdüğü Kulüpler Caddesi; bu gece de birilerinin hüznüne yataklık edecek olmanın burukluğuyla buyur ediyordu ziyaretçilerini. Gece, birileri için mutlu başlayıp mutsuz bitecekti Kulüpler’de. Zaten mutsuzluğu kanıksamış birilerine ise yine derman olamayacaktı Kulüpler’in meşhur kulüpleri… Kendine sığınacak bir grup arayan; yalnız, çaresiz, bezgin niceleri arşınlayacaktı gece boyunca bütün caddeyi. Kafalarını kaldırıp boyunları tutuluna dek ışıltılı tabelalara bakacak, aradıklarını bulamadan bitkin düşüp ertesi gece yine yolunu tutacaklardı bu yorgun caddenin. Kapısını çalabilecekleri, kendilerini ait hissedebilecekleri bir çatı bulabilenlerin heyecanla atıldıkları maceralarının çoğu başlamadan bitecek, devam edenlerin kapı dışarı edilmesi ise çok sürmeyecekti. Başka bir kulüpte yer edinebilmek için dönüp dolaşıp gelecekleri yer, yine Kulüpler Caddesi olacaktı.

Şimarya, Büyük Meydan’ın tam ortasındaydı. Kamburunu görkemli rubik küp heykelinin bronz kaidesine dayamış dinleniyordu. Bu da rutinin bir parçasıydı. Yarım saatlik yürüyüşün sonunda aynı otomattan aynı sandvici alır, heykelin dibinde aynı noktaya bağdaş kurar, biraz rubik küpünü çözer, biraz sandvicini yer, biraz düşünürdü. Bunca kalabalığın, bunca keşmekeşin içinde kimsenin manidar tek bir bakış atmayışını düşünürdü. Şaşırırdı her defasında görünmezliğine. Annesi düşerdi sonra aklına, yankılanırdı zihninde sözleri: ‘gün gelir devran döner!’

Devranın dönüşü düşerdi aklına, Bütünleşme Çağı’nın başladığı gün… İş yerleri, okullar ve bütün kurumların tatil edildiği; sokağa çıkmanın dünyanın çoğu yerinde yasaklandığı o gün…

Büyük büyük kurdeleler kesildi. Kan kırmızıydılar.

Büyük büyük düğmelere basıldı. Kan kırmızıydılar.

Büyük büyük adamların, büyük büyük lafları…

Kan kırmızıydılar.   

Beş bölge başkanı da konuşmasında Bütünleşme Çağı’nı resmen başlatmak gibi mühim bir görevi ifa etmekten duydukları kıvancı dile getirdi. Bütünleşme Çağı, birkaç dakika içinde başlayacaktı ve ilk iş, bütün androidlerin yok edilmesi olacaktı!

Televizyon karşısındaki heyecan ve coşkunun sebebi androidlere duyulan büyük nefretti. Bir iki yıl içinde yapılmış yüzlerce afili açıklama ve her yanı saran bütünleşme söylentileriydi bu nefretin tohumları. İnsanlar birlik olmalıydılar. Kaynakları tüketen, yerli yersiz konuşup akıllara olmadık fikirler düşüren, eninde sonunda insanlığı buhrana sürükleyecek, birbirine düşürecek olan, hepsinden öte insan olmayan bu fitnecilere karşı birlik olmanın tam vaktiydi. Belki iç içe geçmişti yaşamlar, belki hayat androidlerin varlığıyla şekillenmişti, kolaylaşmıştı, güzelleşmişti ama nihayetinde insan insana yeterdi. Alışılırdı yokluklarına. Birlikti mühim olan. İnsanın insanı kucaklayabilmesiydi. Bütünleşmekti. Dünya çok daha güzel olacaktı onlarsız. İnsan var olacaktı artık, yalnızca insan… Teker teker uzaklaştırılmaya, öldürülmeye başlandı androidler. İnsanlara zarar veremezlerdi ve yaşamlarını idame ettirmeye programlanmışlardı. Kaçtılar. Androidler uzaklaştı, insanlar bütünleşti. Hayat hızla yeniden şekillendi.

Beş bölgenin liderleri, bu android saçmalığının kökünü kazıyarak Bütünleşme Çağı’nı resmen başlatıyordu şimdi. Bütünleşme ruhunu hissedemeyen azınlıkların androidleri artık cirit atamayacaktı sokaklarda. İnsanlardan uzakta kolonileşmiş androidler Dünya’nın kaynaklarını tüketemeyecekti. Bütünleşecekti insanlar, her gün biraz daha.

Kan kırmızı kocaman düğmelere basıldı teker teker. Bir, iki, üç, dört ve sonuncu düğmeye de basıldığında havai fişekler patlamaya başladı Dünya’nın dört bir yanında. Sevinç çığlıkları, korna sesleri eşlik etti her yerden bangır bangır yükselen Bütünleşme Marşı’na.     

Reklamlar girdi sonra. Milyarlarca insanın nefessiz izlediği böylesine değerli bir anda yayınlanan tek reklam bir rubik küp reklamıydı. Kimse tanımıyordu epeyce eskilerde kalmış bu garip cismi. Şaşırdılar, anlayamadılar, merakla araştırdılar. Bulabilenler bulamayanlara gösterdi başlarda. Birkaç gün içinde bölge liderlerinin çözmek için cebelleşen pozları yansıdı medyaya. Gerçek bir çılgınlığa dönüştü bir anda. Bütünleşme Çağı’nın resmen başladığı gün insanlarla tanışan rubik küp, kısa zamanda simgesi haline geldi bu aydınlık çağın.

Bütünleşme Çağı’nın bu şaşaalı başlangıcını daha şaşaalı bütünleşmeler izledi. Beş liderin katılımıyla androidlerin imha edildiği toplantının ikincisi düzenlendi bir süre sonra. Bu kez dört lider vardı kurdele kesen. Şimarya yine herkes gibi televizyon karşısındaydı. Kan kırmızı düğmelerin yerini, kan kırmızı mürekkeple atılan imzalar almıştı. Kısa bir zaman evvel ‘insan insana yeter’ diyenler, ‘biz bize yeteriz’ diyordu şimdi. Vakit bütünleşme vaktiydi. Hem nefret çoktan filizlendirilmişti o beşinci bölgenin insanına. Dünyanın her yanından göç etmek zorunda bırakılmıştı çoğu, genlerinin toprağına. Bu kan kırmızı imza, kalanların da topraklarına gönderileceğini, dört bölge halkının bütünleşerek daha da güçleneceğini müjdeliyordu. Büyük bir birlik içinde gönderildi Beşincililer. Kısa süren bu mücadeleyle iyice bütünleşti Birincililer, İkincililer, Üçüncülüler, Dördüncülüler… Başka bir gezegene gönderilmişçesine soyutlandı Beşincililer. ‘Biz bize yeteriz’ sloganıyla coşturuldu bütünleşme ruhu. Biraz küçüldü Dünya, biraz güzelleşti…

Biraz daha küçüldü sonra, biraz daha güzelleşti. Biraz daha ve biraz daha…

Bütünleşme ruhunun söylediği bir şey vardı: kendinden olanla ol, koşulsuz destek ol, bütünleş… Ortaklıktır, paylaşımdır insanı güçlü kılan. Koş ve sarıl kendinden olana.

Sarıldılar… Daha sıkı sarıldılar… Her ayrışmada kuvvetlendi kalanlar arasındaki bağlar. Bütünleştirdi insanları, iki tarafın da ‘kalan’ olduğu ayrışmalar. Koşulsuz desteklenmek güzeldi. Güçlenirdin, yalnız kalmazdın, çoğalıverirdin bir anda, bütünleşiverirdin. Sayılar azalır, bağlar kuvvetlenirdi her bütünleşmede. 

Öyle kuvvetlendi ki bağlar, öyle azaldı ki sayılar, insanlar artık yapayalnızdılar.   

Yağmur, ıslatmaya başlamıştı şehri. Şimarya, sandvicini bitirdi ve sırtını heykelden ayırıp yavaş adımlarla Kulüpler Caddesi’ne girdi. Kulübünün bulunduğu tarihi binaya tam girecekti ki durdu bir anda. Başını göğe çevirdi, gözlerini kapadı. Yüzüne seyrekçe düşen yağmur damlalarıyla arındı. Hemen arkasından geçen tramvayın çınlamaları hızlanan yağmura eşlik ederken, tramvaya asılmış bir çocuğun kamburuna attığı şaplağı umursamamıştı.  

Gözlerini açtı. Karşısında duran onlarca ışıltılı tabela içinden kulübünün tabelasına bir kez daha bakıp binaya girdi. Tabelada, ‘Doğuştan Çok Böbrekliler Kulübü’ yazıyordu.  

Kulübe kabul edilmenin koşulu, doğuştan ikiden fazla böbreğe sahip olunduğunu doktor raporuyla belgelemekti. Eğlenceye ve sohbete ara verilip kulüp tüzüğünün gözden geçirildiği toplantıda bu kabul koşulu geldi gündeme. Üyelerden biri, koşuldaki ve kulübün adındaki ‘doğuştan’ ibaresinin kaldırılmasını önerdi. Böylece kendine uygun kulüp bulamayanları, böbrek nakliyle kabul etmenin önünü açmış olurlardı. Olmayacak iş değildi. Çok geçmeden bu yola başvuran birilerinin çıkacağından emin görünüyordu. Hem Tek Kollular Kulübü’ne girebilmek için kolunu bağışlayan bir adamın haberini almamışlar mıydı geçenlerde… Gidişat bu yönde olacaktı belli ki. Herkes gibi, onun da tanıdığı niceleri aylar süren yalnızlığın ardından intiharda bulmuştu çareyi. Bir umut olurdu belki, donör bulup gelirdi birileri.

Ucube Şimarya… Ömrünün altın çağındaki Şimarya… Bölgeler tükendiğinde, ırklar tükendiğinde, inançlar tükendiğinde, fikirler tükendiğinde, taraftarı olunan takımlar, dünyaya gelinen şehirler, mahalleler, sokaklar tükendiğinde; bütünleşmeler çok daha küçük alt başlıklara bölündüğünde yıldızı parlayan Şimarya… Doğuştan her hücresine kazınan aykırılıklar sayesinde tutunacak dal bulmakta zorlanmayan Şimarya… Herkesin gıpta ettiği Şimarya… Kabul eder mi hiç böyle şeyi!

“Olmaz!” diye vurdu masaya ellerini. Tartıştılar bir süre. Şimarya ve öneri sahibi adam tartışıyor, diğerleri yalnızca izliyordu. Daha önce defalarca bütünleşilmiş kulüpte, bir bütünleşmenin daha ayak sesleri işitiliyordu… İskemleler yavaş yavaş adama doğru kaydı. Bütünleşmenin şekli belli olmuştu. Bu kez böbrek sayısı belirleyecekti tutulacak tarafı. Kulübün büyük çoğunluğu üç böbrekliydi ve toplandılar aynı tarafa. Dört böbrekli birkaç kişi de uydu çoğunluğa. Beş böbrekli iki kadının da geçmesiyle aynı safa, altı böbreğiyle bir başına kaldı Şimarya…

Tek kelime etmedi. Çantasını topladı ve ayrıldı. Toplantının sonucunu yenilenmiş tabeladan öğrenecekti. Eskiden üzerinde ‘Doğuştan Çok Böbrekliler Kulübü’ yazan tabelada, ‘Üç-Dört-Beş Böbrekliler Kulübü’ yazacaktı bundan böyle. Bu ana başlığın hemen altında, daha küçük puntolarla yazan diğer temel gereksinimler ise bu kez değiştirilmeyecekti.

O gece, uykuya dalmadan önce; bir yandan rubik küpünü çözüyor, bir yandan düşünüyordu. Çok Parmaklılar Kulübü’nden attıkları ve sonradan intihar haberi gelen, bir elinde altı, bir elinde yedi parmağı olan adamcağız için üzüldü anlamsızca. Zavallı adamın tek ayırt edici özelliği parmaklarıydı ve yalnızca birkaç ay dayanabilmişti mutlak yalnızlığa. Kitlesel bütünleşmeler iyiydi de, insanın kendiyle bütünleşmesiydi kötü olan. Neyse ki Şimarya için yalnızlık uzaktı hâlâ. Onca aykırılığıyla, geçirdiği onca hastalığıyla, kendine uyan bir kulüp bulması hiç de zor olmayacaktı.

Son bir kez çözdü rubik küpü Şimarya. Koydu baş ucundaki sehpaya. Kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi ve mor… İç içe geçiverse bembeyaz parıldayacak renkler; ayrı taraflarda, bir kez daha bütünleşmiştiler…   

Yorum bırakın