Parşömen Hikayesi

Parşömen Hikayesi isimli öyküm ilk olarak Kültür Mafyası’nın Mart-2013 sayısında yayımlanmış, ayrıca En Gerçek Dünya’da da yer almıştır.


Parşömen Hikayesi

Genç adam evinin cumbasındaki sedire yayılmış, kahvesini yudumluyordu. Ata yadigârı pikaptan tınıyan hicaz peşrevi yağmur sesine karışırken, gözleri salonun duvarındaki parşömene takılmıştı. Babası öldüğünde baba evinden getirip asmıştı parşömeni gururla, salonun orta yerine. Kendi öldüğündeyse henüz doğmamış oğlu devralacaktı bu onurlu görevi.

Nice nesiller göçmüştü dünyadan, parşömen geleneği başlayalı beri. Kim bilir kaç baba ağlamıştı yavrusunun karşısında, ezberletirken bu hikâyeyi.

*

Yıllar yıllar önceydi. Bilmem kaç nesil öteden büyük dedesi yalnız başına evdeydi. Tarladaydı büyük büyük büyük ninesi. Tek katlı, geniş bahçeli bir köy eviydi. Şehre inip geldiklerinde uzunca bir süre şehirlileri çekiştirirlerdi. Herkesin ayrı telden çaldığı; üç katlı, inan olsun dört katlı binaların yavaş yavaş yükseldiği bir keşmekeş, zıvanadan çıkmış insanlar ve yaşamlar… Evlerden ırak dursunlar.

Uzanmıştı dedesi divana, içi geçti geçecek. Kapı tokmağının vuruşlarıyla birden açtı gözlerini. Gitti kapıya, açtı kapıyı, kimse bilmiyor sonraki birkaç dakikayı. Bayılmış adam, yığılmış oracığa korkudan.

En az üç metreydi boyu, boyuna göre ince değildi eni ve temiz bir yüz tamamlıyordu bu dev cüsseyi. Ayıldığında, yanı başında oturmuş bu koca adamı tek kelime etmeden incelemeye başladı. Hanımını düşündü bir an, endişelendi onun için. Sonra duvardaki çifteye ilişti gözü. Tam hamle yapmaya yeltenecekti ki, “Korkma!” dedi koca adam. Titrek sesi öyle usulca, öyle zarif çıkmıştı ki ağzından ve öyle bir tebessüm yerleşmişti ki yüzüne, duruldu bir anda dedesi. Durdu ve dinlemeye başladı.

“Hiçbir şey sorma.” dedi koca adam. “Dinle sadece.”

“Ne buralar, ne başka hiçbir yer böyle kalmayacak dede! Senin torunların, benim atalarım…”

Zoraki konuşuyordu koca adam, yaş doluydu gözleri.

“Onlar dede! Onlar mahvedecek her şeyi. Delecekler semayı ve dolduracaklar Arz’ın merkezinden fezaya dek her yanı.

“Babalar oğullarına üç beş katlı evleri gösterecek önce. ‘Bak oğlum!’ diyecekler. ‘Bu evler, buralar bostandı eskiden, top oynardık buralarda hep.’

“Sonra o çocuklar büyüyecek dede. Çocuklarını alacaklar karşılarına ‘bak kızım!’ diyecekler. ‘Bu evler üç beş katlıydı ben senin kaderken.’

“Onlar büyüyecek sonra. ‘Bu sokaklar daha genişti eskiden.’ diyecekler. ‘Şurada bir park, burada bir meydan vardı.’ diyecekler. Bu hikâye böylece sürüp gidecek işte.

“Korkma demeye geldim torunlarına dede. Sen şimdi korkmasan da korkacak çünkü çocukların, ödleri patlayacak torunlarının. Kendileri için korksunlar sadece, Dünya için korkmasınlar, söyle onlara. Biz varız gelecekte.

“Al şu parşömeni dede. Torun yadigârıdır, iyi bak. Bir daha uğrayamayız buralara, bunu bile bin bir güçlükle…

“Boş ver dede. Gitmeliyim, vakit çoktan doldu. Kaybetme sakın, yavruna ver bunu ve saklayın nesiller boyu. Saklayacaksınız da, şüphe yok; bunun kanıtıdır bana da babadan kalma oluşu.”

Donmuş bir halde duran dedesinin elini öptü koca adam ve birkaç saniye bakıştılar. Kimse bilmiyor sonraki birkaç dakikayı. Uzanmıştı dedesi divana. Kapı tokmağının vuruşlarıyla birden açtı gözlerini. Gitti kapıya, açtı kapıyı, hanımıydı gelen. Sahanlığın duvarına asılı parşömene bakakaldı uzunca bir süre, ikisi birden.

*

Genç adam cumbasındaki sedirinde, okkalı bir fırt çekti kahvesinden. Baştan sona, kelimesi kelimesine geçirmişti Parşömen Hikayesi’ni içinden ve dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir dilinde -miş’li geçmiş zamanda anlatılmayan bu hikâye gözlerini doldurmuştu yeniden.

Yağmurda ıslanmış sokağı izlemek istedi biraz. Ayağa kalktı, dürbünü iyice oturttu gözlerine ve doğrulttu gökdelenin orta katlarındaki evinin cumbasından aşağı. Artık seçebiliyordu gözleri, sırılsıklam insanları. Biraz izledi sokağı ve oturdu yeniden sedirine. Dikti gözlerini parşömene. Kimi orijinal kimi imitasyon, her evde asılı duran efsanevi beyte:

“Atalarımız bize teşekkür etti.
Bu bostanlar, eskiden gökdelendi.”

Yorum bırakın