Android Sanatı isimli öyküm ilk olarak Gölge e-Dergi’de yayımlanmış, ayrıca En Gerçek Dünya’da da yer almıştır.
Gölge e-dergi’nin Bir Cinayet Tanığı konulu öykü sayısına buradan erişebilirsiniz.
İllüstrasyon için Kaan Karacaova’ya teşekkürler.
Söylesenize, kaç kişinin sevdiği kadın delik deşik edilerek öldürülür ki? Benimki öldürüldü. Üstelik bir başka adamın yatağında, üstelik gözlerimin önünde ve üstelik benim yüzümden… Ne polise gidebildim, ne eşe dosta söyleyebildim. Nasıl açıklayabilirdim durumun absürtlüğünü, nasıl savunurdum kendimi, nasıl kurtulurdum hapse düşmekten ve nasıl ispat edebilirdim iyi niyetimi, aşkımı, perişanlığımı…
Yorgun bir binanın çatı katındadır evim. Mahallenin de pek nezih olduğunu söyleyemeyeceğim. Ancak kapıdan içeri adımınızı atıp da cama çıktığınız vakit, bambaşka bir âlemde buluverirsiniz kendinizi. Bütün şehir ayaklarınızın altındadır. Bir yana baktığınızda ana yoldan geçip giden arabaların ışıklarına takılır gözleriniz, diğer yana bakınca neredeyse çarpık yerleşimin muhteşemliğini savunacak duruma gelirsiniz. Binlerce beton yığını ve belki on binlerce daire uzar gider önünüzde… İşte sevdiğim kadın da bu on binlerce daireden birinde oturuyordu. Vadi şeklindeki coğrafyanın karşı tepesinde. Epeyce uzakta. Çıplak gözün, yalnızca orada bir daire olduğunu seçebileceği denli uzakta…
Benim onu tanımam, onun beni tanımasından önceye dayanır. Bir gece yine bilgisayarın başında geçirdiğim saatlerin sonunda ortaya hiç de fena sayılmayacak bir eser çıkarmayı başarmıştım. Bunu kutlamalıydım. Elle tutulur bir sanat eserini tamamlamanın heyecanı damarlarımda dolaşırken, biraz daha beslemek istedim ruhumu. Işıkları kapattım ve teleskopumun başına kuruldum. Saat gecenin üçüydü. Teleskopumu, ışıklarını hâlâ söndürmemiş dairelere teker teker doğrultuyordum. Çoğunun perdesi çekiliydi ve açık olanlardaki tek hareketlilik televizyonlarından akıp giden sahnelerdi. Kıpkırmızı olmuş gözlerim biraz uyku için yalvarıyordu ve tam da istediklerini vermek üzere teleskopun başından ayrılmaya niyetlendiğim anda, bir kadın sızdı gözlerime. İşte o an; benim hayatımın değişmesine, onunkinin ise epeyce kısalmasına sebep olan andır… Dirseklerini camın mermerine dayamış sigara içiyordu. Çok net seçemesem de bambaşka bir güzelliğe bakmakta olduğumu duyumsuyordum. Yarı çıplaktı. En üst katta oturmanın verdiği rahatlıktan olsa gerek, böylece cama çıkmakta bir beis görmemişti. Manyağın tekinin vadinin karşı tarafından teleskopla gözetleyeceğini tahmin etmiyordu elbette. Uç uca eklediğini gördüğüm ikinci sigarayı da bitirip içeri girdi. Ardından, bütün bir gece rüyalarıma…
O güne kadar fark etmemiş olmama içerleye içerleye, günlerce gözetledim o evi. Evet, teleskopumu esas amacının dışında kullanıyordum, ancak kendime engel olamıyordum. Bir adamla birlikte yaşıyordu. Şansıma perdeleri örtmek gibi bir âdetleri de yoktu. Akşam yemeğini balkonda yiyorlar, çamaşırları balkona seriyorlardı. Her sabah jimnastik programlarından birine eşlik ediyor, bittiğinde cama çıkıp sigarasını tüttürüyordu. Günler sonra teleskopumu yalnızca onu görebilmek için kullanır olmuştum. Artık onu daha yakından görmek, tanımak istiyordum. Çok kolay olmasa da evinin bulunduğu sokağı birkaç denemede bulmayı başardım. Bekledim, saatlerce bekledim, defalarca bekledim. Apartmandan çıktığında peşine takılıyor, girdiği dükkanlara girip evi her gün ihtiyacım olmayan bir sürü ıvır zıvırla dolduruyordum.
Bir bebek mağazasının kasa sırasında muhabbete girmiştim ilk kez. Hemen arkasında, elimde 6-9 aylık kız bebekler için iki çift fırfırlı çorapla bekliyordum. Elinde tuttuğu zıbının markasının iyi olup olmadığını sordum ona, “Ben de aynı marka çorap aldım arkadaşımın kızına ama hiç de anlamam bu işlerden…”. Neyse ki o da anlamıyormuş. O da yeni doğum yapmış bir arkadaşının kızına alıyormuş ama araştırmış, güvenilir bir markaymış. Sonra bir kuyumcuya girdiğini gördüm. Belli ki bir sonraki durak arkadaşı olacaktı. Durak… Risk alarak koştura koştura otobüs durağına gittim ve beklemeye başladım. Birkaç dakikaya o da geldi. Gülümsedik. “İnşallah beğenirler”, “neye ihtiyacı var, hiç bilmiyorum ki” gibi zırvalamalardan sonra otobüse bindik. Yanı boştu ama oturmadım. O indikten bir durak sonra inerek bir durak geri yürüdüm ve karşı yöndeki otobüs durağında üç saat kadar bekledim. Geldi sonunda. Durak tenhaydı ve şaşırdık karşılıklı. “Beni takip etmiyorsunuz değil mi” diye sordum alaycı alaycı ve çöpe attığım çorapları arkadaşımın ne denli beğendiğini anlattım. O da anlattı. Yol boyunca bir ben anlattım, bir o anlattı. Böylece başladı işte…
Evime ilk geldiğinde epeyce ürkmüş, kapıya doğru koşturmaya başlamıştı. Bir android sanatçısı olduğumu biliyordu oysa ki. Androidler için mimik tasarımları yaptığımı söylemiştim ona. Yine de masaların üzerinde duran bir düzineye yakın android kafasının pek iştah açıcı olduğunu söyleyemeyeceğim. Onu önceden uyarmalıydım… Jestlerle uğraştığım dönemde evime gelmiş olsa; her yanda eller, ayaklar, kollar, bacaklar göreceğini, böylesi bir manzaranın çok daha korkutucu olabileceğini söylediysem de uzunca bir süre surat asmasına mani olamamıştım.
Camdan baktığında gördüğü manzarayı tanımış, şaşkınlığını gizleyememiş, kendi evinin de şu uzakta görünen evlerden biri olduğunu söylemişti. Ben de “hangisi, hangisi söylesene” diye üsteleyerek şaşırmış ayaklarına yatmıştım. Sonra birden aklıma parlak bir fikir gelmiş, bir süredir ara verdiğim gökyüzü gözlemlerinde kullandığım teleskopu tozlu rafından indirip “bir de bununla bak” diyerek evini tespit etmesine yardımcı olmuştum. Artık gizli saklı yoktu. Her gece yatmadan önce cama çıkıyordu. Işığı birkaç kez üst üste yakıp söndürürsem bana doğru bakıp gülümsüyor, bazen öpücük gönderdiği dahi oluyordu. Bu oyun böylece sürüp gidiyordu…
Evli olmasını başlarda pek sorun etmiyordum ama zaman geçtikçe herifi içten içe kıskanmaya başlamış, sevdiğim kadına dokunma cüretini nereden bulduğunu sorgular olmuştum.
Kocası ara sıra yurtdışına çıktığında bende kalıyor, keyifli akşamlar geçiriyorduk. Ancak bu iş seyahatleri iki üç günü aşmıyor, birbirimize doyamadan ayrılmak zorunda kalıyorduk. Kocasına memleketteki ailesini ziyarete gittiği yalanını söylediği bir hafta boyunca bende kalmıştı. Ömrümün en güzel haftasıydı. Kocasının, ailesinden nefret ettiğini, ölse de arayıp sormasının mümkün olmayacağını söylemiş, bir nebze olsun içime su serpmişti. Büyük planımızın temellerini de o hafta atmıştık işte…
Ben bir android sanatçısıyım. Mimik tasarımında, mütevazılık yapmamın komik kaçacağı kadar iyiyim. Her sanatçının kendine göre tarzı, geliştirdiği yöntemleri vardır. Ben doğrudan gözlemden feyzalırım. Sokağa çıkarım ve insanların gözlerinin içine bakarım. Eve gelirim ve teleskopumu insanların yüzlerine doğrultarak saatlerce incelerim. Arkadaş sohbetlerinde, küçücük bir kas hareketini yakalayabilmek için nice şaklabanlıklar yapar, insanları güldürür, bir yandan çaktırmadan gözlemlerim. Artık en yakınlarım gözlemlendiklerini bildiklerinden gerçeklikten uzak tepkiler verirler bana ve tanıdıklarımı sanatımdan uzak tutmaya çalışırım bu yüzden. İlk kez gördüğüm pala bıyıklı bir adamın karşısına dikilip “seni seviyorum!” deyiveririm mesela. O şaşkınlığı, o donakalmayı, belki hiç kullanılmamış yüz kaslarının ilk kez hareketlenişlerini daha güzel nasıl gözlemleyebilirim?
Bir bilim insanı oturup tek tek kasları modeller, beyni modeller, insanlara problar bağlayıp hangi kasa hangi sinyalin hangi şartlarda nasıl gönderildiğini simüle eder. İkinci sınıf bir sanatçı ise televizyon karşısında, zaten rol yapan insanları gözlemleyerek gerçeğe yaklaştığını düşünür.
Ben ise hayatın tam göbeğinden beslenirim. Kolay değildir işim. Aynı pala bıyıklı adamın karşısına çıkıp “karın seni aldatıyor!” diyemem bir daha. Başka bir kurban bulmak zorundayımdır kendime. Farklı insanlardan mimik numunesi toplamak çeşitlilik sağlasa da aynı insanın farklı uç tepkilerini gözlemleyememek mükemmellikten uzaklaştırır beni bir nebze. Sadece bir gülümseyişse eğer yapmak istediğiniz, mümkün olduğunca çok insanı gülümsetip gözlemlemek istersiniz. Ancak aynı androidin hem gülümsemesini, hem korkmasını, hem şaşırmasını istiyorsanız, tek bir kişinin verdiği farklı tepkileri gözlemleyebilmek önem arz etmeye başlar. Aslında ihtiyacım olan şey, bana mükemmelliği getirecek olan şey, gözlemlendiğini bilmeyen birinin bütün hallerini gözlemlemektir.
Sevdiğim kadının bende kaldığı o haftanın sıcak bir akşamında salonun ortasına kurduğumuz yer yatağında sarmaş dolaş laflıyorduk. İçecek bir şeyler koymak için ayağa kalktı. Elinde iki kadehle yatağa doğru geliyordu ki, birden yön değiştirip “Bakalım ne yapıyormuş benim saftirik” diyerek teleskopa yöneldi. Çok geçmeden elindeki kadehler yere düşerek tuzla buz olacaktı. “Allah kahretsin!” diye bağırıyordu. “Pislik herif, beni aldatıyor!”
Kafasını göğsüme yaslamış ağlıyordu. “Bunu bana nasıl yapar”lar, “Bunu hak edecek ne yaptım”lar, “Üç gün dayanamadı”lar havada uçuşuyordu ve ben, yavaş yavaş gerçeklikten uzaklaştığımı sezinliyordum. Neyse ki kendine geldiğinde az önceki haline epeyce gülmüş, komik düştüğü için duyduğu utancı gizleyememişti.
Bir iki saat kadar sonra, “sana istediğini vereceğim” dedi durduk yere. “Zaten fazlasıyla veriyorsun” dememe kalmadan, “öyle değil” diye yanıtladı. “Artık sanatının önünde hiçbir engel kalmayacak. İstediğin bütün gözlemleri yapabileceksin. Bütün ödülleri toplayacaksın. O ikinci sınıf sanatçıların da, laboratuvardan çıkmadan insan modellediğini sanan bilim insanlarının da hepsinin canına okuyacaksın!” dedi ve yaptığı plandan söz etti. İlk kez bir insanın yüzünde böylesi bir intikam arzusu gözlemliyordum ve bu bile başlı başına bir kazanımdı benim için.
Artık oyunu bambaşka bir boyutta oynuyorduk. İşe televizyonlarını balkona taşıyarak başladık. Böylece akşamlarını bütünüyle balkonda geçirecekler ve o pislik herifin her anını en ince detayına varıncaya dek gözlemleyebilecektim. Kocasının neye ne tepki vereceğini çok iyi biliyordu ve her gün o akşam yapacaklarını planlıyor, akşam olduğunda ise uygulamaya koyuyorduk. Vurucu mimiği yakalamamdan birkaç saniye önce belirlediğimiz bir el-kol hareketi yapıyor ve ben işareti alıp mütemadiyen adamın suratına odaklanıyordum. Neler neler gözlemlemedim ki… Şaşkınlıklar, korkular, sevinçler, sevişmeler, boşalmalar… “Hamileyim” deyip yanlış alarm çıkmasını mı ararsınız, âşık olduğu zipposunun balkondan aşağı atılmasını mı, başından aşağı dökülen buz gibi suyla sıçrayarak uyandırılmasını mı…
Artık ilişkileri de bambaşka bir boyut kazanmıştı. Herif de ara ara saçma sapan hareketler, fütursuz eşek şakaları yapıyor, hiç hesapta yokken sevdiğim kadının ani tepkilerini gözlemlememe olanak tanıyordu.
Bazen yaptığım gözlemleri gece boyunca kodluyor ve yazdığım kodları android kafalarının üzerinde koşturarak ona sürpriz hazırlıyordum. Kocasının uç tepkilerini yeniden görmek hoşuna gidiyor, üst üste onlarca kez izleyerek epeyce eğleniyorduk.
O akşam, o lanet akşam, en güçlü darbeyi vuracaktık. Sevişiyorlardı. Bunu izlemek kesinlikle duyguların en iğrenci olsa da sanatım için defalarca katlanmak zorunda kaldığım, yakından tanıdığım bir duyguydu. O gece için anlaştığımız işaret verici el-kol hareketi, herifi oldukça hararetli bir anda saçından yakalayıp şehvetle göğsüne bastırma hareketiydi ve kafasını kaldırdığında gözlerinin içine baka baka ‘seni aldatıyorum!” diyecekti. O surat ifadesinin muhteşemliğini bir düşünsenize…
Gerçekten muhteşemdi de. Onu takip eden her bir hareket öylesine muhteşem, öylesine yoğun, öylesine gerçekti ki; sevdiğim kadının delik deşik edilmiş bedeni çırılçıplak uzanırken, salya sümük halimi bir kenara bırakmış, cama çıkan pislik herifin sigara çekişlerini izlemekten kendimi alamamıştım.
Pislik herif… Bunun da o eşek şakalarından biri olduğunu, onu hiç aldatmadığını ve asla aldatmayacağını söyleme fırsatı bile tanımamıştı sevdiğim kadına…
Söylesenize; nasıl açıklayabilirdim durumun absürtlüğünü, nasıl savunurdum kendimi, nasıl kurtulurdum hapse düşmekten ve nasıl ispat edebilirdim iyi niyetimi, aşkımı, perişanlığımı…